iş(t)e giriş hikayem

Kararsızlıklarla dolu hayatım boyunca (23), ilk defa kendime ait bir domain aldım ve blog sitesi oluşturdum.

işe ve blog yazmaya giriş hikayeme bu şekilde başlamamın sebebi aslında ikisinin ortak noktalarının olması. bir iş arkadaşımın profilinde bloğunu görmem ve azıcık okumam ile bir şeyler yazmanın bana verdiği huzuru anında içimde hissettim.

ilk defa blog yazmanın verdiği heyecanla gereksiz uzattığım girizgah bölümünden sonra bu yazımın asıl konusu işte işe giriş hikayem:

eğer bu satırları okuyorsanız benimle aynı ülkede doğup büyümüş olma ihtimaliniz çok yüksek. ve eğer gerçekten de benimle aynı ülkede doğup büyümüşseniz sizin kim olduğunuzla hiçbir ilgisi olmayan berbat bir eğitim sistemi, daha siz içgüdünüzü bile duyamadan sizi defalarca yarışa sokmuş olabilir.

işte bu yarışlardan bir tanesi de başta YGS/ LYS olarak başladığımız, daha sonrasında -ortaokulda da başımıza geldiği gibi- değiştirilen Yükseköğretim Kurumları Sınavı (YKS).

lisede bu sınava hazırlanmaya o kadar odaklanmıştım ki üniversite sıralarına ilk kez oturduğumda, üniversite tercih listemde bulunanlar da dahil hiçbir üniversiteyi ziyaret etmemiş olmam beni çok şaşırtmıştı. gerçi buna neden bu kadar şaşırmıştım ki, sonuçta girdiğim bölümü bile bir iki günlük araştırma ile seçmiştim.

fakat bütün bu etmenlere rağmen şans benim yanımdaydı. bölümümü ve üniversitemi çok sevdim. bu tabii hemen girdiğim gibi olmadı ama üniversitenin ikinci yılında özellikle bilgisayar mühendisliğine aşık olduğum anı -girdiğim ilk veri yapıları ve nesneye yönelik programlama derslerini- unutamıyorum.

bir şeye gerçekten ilginiz olduğunda kendinizi diğer tüm negatif etmenlerden soyutlamanız mümkün

ikinci sınıfın güz dönemi, aynı zamanda okulda yarı zamanlı çalışarak 4.0 gpa yapmıştım ve yorulduğumu gerçekten hatırlamıyorum. bu bana bahar döneminde iş arama yolunda özgüven vermişti. yarı zamanlı bi laboratuvar işi yerine gerçek hayatın problemlerini yazılımla çözmeyi bir an önce deneyimlemek istiyordum.

ilk staj başvurumu, okulda küçük bir ofisi bulunan bir şirkete yapmıştım. girdiğim ilk mülakatta nasıl dumura uğradığımı umarım bu fotoğraf özetliyordur.

bu başarısız mülakat, sanırım mülakatı yaptığım kişinin de vermiş olduğu moral ile hiç de motivasyon kırıcı olmadı.

çok geçmeden üniversitenin gömülü sistemler laboratuvarından ilk yarı-zamanlı iş teklifimi aldım. okulda çalışıyor olmanın getireceği güven ve yeni bir şeyler öğrenecek olmanın vermiş olduğu heves ile bu teklifi hiç düşünmeden kabul ettim.

ilk işlerim veri etiketleme işleriydi ve gözlerim biraz acısa da günde 500 tüp verisi etiketleyerek 5 günde elimdeki işleri bitirmiştim. makine öğrenmesi ile ilgili bir şeyler öğreniyor muydum hayır. etiketlediğim veri ile ne yapılacak biliyor muydum yine hayır.

şimdilerde anlıyorum da aslında bu işler bilgimi ölçmek için değil iş ahlakımı ölçmek için yapılan işlerdi.

bu işlerin ardından gerçekten bir öğrenci için azımsanamayacağını düşündüğüm işlere girişmiştim: okulun öğrenci bilgi sistemi mobil uygulaması, çeşitli başvuru sistemleri(doktora, burs, formasyon vs.), covid 19 zamanında HES kodu ile öğrenci bilgi sistemindeki veriyi eşleştirerek öğrencilerin üniversiteye girişlerinin denetleyecek bir uygulama ve bunun gibi bir kaç uygulama daha…

tüm türkiye covid 19 karantinasıyla beraber 1.5 yıl karantinaya alınınca bir anda üniversitenin son senesinde bulmuştum kendimi.

artık alanımı seçme ve mesleğimi elime alma zamanı gelmişti. laboratuvarda çalıştığım hocalarım akademide beraber çalışmak istiyorlardı. yaptığım işler ve yapmayı sevdiğim işler akademik işler olmadığı için buna çok sıcak bakamıyordum. fakat burada kurduğum bağlar konfor alanımdan çıkmamı epey bi zorlaştırıyordu.

sıra arkadaşlarım birer birer çeşitli şirketlere girmeye veya hali hazırda staj yapan arkadaşlarım yine aynı şirketlerde kadro almaya başlamıştı.

lise sıralarında yaşadığım o bir şeyleri kaçırıyormuş hissi yine başımı sarmıştı. ve bu sefer daha etkiliydi. ne de olsa hayatımın bundan sonrasına karar veriyordum.

lisede nasıl hiçbir üniversite yüzü görmeden tercih yaptıysam; üniversitede de hiçbir şirket yüzü görmeden çeşitli şirketlerle mülakatlara giriyordum. burada tabii ki üniversitedeki arkadaşlarımın deneyimleri seçeneklerimi daraltmama yardımcı olmuştu. fakat şimdi düşünüyorum da yine de tam olarak benim seçeneklerim değildi. bu durum iş başvuruları yaparken kendimi güvenimi kırıyordu.

üniversitede notlarım fena değildi. üniversitede gömülü sistemler laboratuvarı olarak canlıya aldığımız bir çok uygulamam da vardı.

ama bi türlü kendime tam olarak güvenemiyordum. koca koca şirketlerin verdiği sorumlulukları en iyi şekilde yerine getirip getiremeyeceğim konusunda çok endişeliydim.

böyle durumlarda varsa öykündüğün birileriyle konuşmak, paylaşabilirsen endişeni paylaşabilmek çok kıymetli oluyor.

üniversitenin son iki yılında gönüllü bir mentörlük programına başvurmuştum. ilk yıl mentilik biraz acemiliğime geldi ama o kadar güzel geçmişti ki ikinci kez başvurmak kaçınılmazdı.

kişisel gelişimime, kariyerime dair sorularım daha da netleşmeye başlamıştı bu son senede. ve mentörüm bahadır bey o kadar isabetli sorular soruyordu ki bazen sorduğu soruları nasıl hiç düşünmediğimi aynı gün kafamı yastığa koyduğumda saatlerce sorguladığım oluyordu.

bahadır beyin yönelttiği bu sorular ve pratiklerle kendimi daha da iyi tanıma fırsatı bulmuştum.

en azından artık şunu biliyordum: bir şirkette yazılım mühendisi olarak çalışmak istiyordum. bana güven verecek kadar büyük, kendisini güncel tutan ve kimsenin kullanmadığı tarihin tozlu bilgisayarlarına gömülmüş yazılım geliştirme ortamlarında olmayan bir şirket.

ne istediğimi bildiğime göre artık glassdoor, linkedin, çeşitli sözlükler ve arkadaşlarımın yardımıyla başvuru yapacağım şirketleri daha da daraltmıştım.

ilgili şirketlerin yetenek kuşağı programlarında, verdikleri bootcamp’lerde yer almak hem bu şirketleri tanımak için hem de kendimi geliştirmek için çok güzel bir avantajdı.

yaptığım başvuruları takip etmek için o zamanlar varlığı sadece adından ibaret bir kanban board hazırlamıştım.

böyle şeyleri iyi ki tutuyorum yukarıdaki ss’i aldığımda o zamanlar yaşadığım bütün heyecanı tekrardan hissettim.

belki yıllar sonra bu blog yazımı okuduğumda da aynı hisleri hissedeceğim. yazarken nerede oturduğumu, ne içtiğimi o akşam hangi yemeği kiminle yediğimi…

çoğu konuda olduğu gibi mülakatlarda da ellerini daha çok kirletenler istedikleri şirketlere girmekte daha az zorluk çekiyorlar.

defalarca girdiğim mülakatlar daha sonraları beraber çalışmayı çok istediğim şirketlerle yapacağım teknik ve davranışsal mülakatlarda işime çok yaradı.

üniversitenin son günlerine doğru olumlu dönüşler ile birlikte seçme hakkı benim elimdeydi. artık yukarıda belirttiğim filtrenin üzerine maaş, yaşadığım yere yakınlık, çalışma anlayışı (ofis/ hibrit/ online) gibi seçenekleri de eklemeye başlamıştım.

sonunda seçtiğim şirkette henüz mezun olmadan işe başladım. şansıma onboarding sürecimi partilerin en sık olduğu bir zamanda yaşadım ve üniversite biter bitmez tam zamanlı olarak çalışmaya başladım.

belki o zamanlar bu blogu yazıyor olsam takıldığım şeyler bambaşka olacaktı. işte tam da o duygu ve düşünceleri hatırlamak isteyebilirim.

ve belki de benim yaşadıklarımda kendini bulacak okurlarım olabilir diye iş(t)e giriş hikayem.

umarım keyfli bir okuma olmuştur.

Yorum bırakın